<< Geri




AHMET HAMDİ TANPINAR

BİR GÜN İCADİYE’DE 

 

Bir gün İcadiye’de veya Sultantepe’de,

Bir beste kanatlanır, birden olduğu yerde

Bir kâinat açılır geniş, sonsuz, büyülü,

Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü

Dağılır yaprak yaprak hayâlindeki suya

Bir başka gözle bakarsın ömür denen uykuya…

 

Belki en hülyalısı duyduğun masalların

O şafak saltanatı korularda dalların,

Her ufku tek başına bekleyen eski çamlar

Bir sır gibi ömründen sızdırılmış akşamlar,

Ardıçla kestanenin her yıllık macerası

Harap mezarlıklarda ölülerin rüyâsı

Gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka

Anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka!

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

 

BOĞAZ’DA GECE

 

Bir kadın doğdu bir lâhzada

bir dalganın sağrısından

siyah, lâcivert bir kadın

köpük köpük saçlarıyla

yaşadı, sevdi, öldü bir lâhzada

hazdan çığlıklar atarak

yaşamanın ötesinde…

Bu eski Burgoyn şarabı sert

ve buruk lezzetinde

yavaş yavaş ve adım adım

yumuşak bir gece gibi ilerliyor bende.

Sanki ömrümü baştan başa toparlayan

bir rüyanın ortasındayım

iki sevgilim Paris ve İstanbul

elele raksediyorlar derinde,

bütün yazlarımın bahçesinde

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

AKŞAM

 

Siyah, dağınık bir bulut

Karşı sırtın üzerinde

Birden değişti ve yakut

Bir kuş gerindi derinde.

 

Sihirli aksi çok uzak

Ve kanlı bir maceranın;

Can verdi kanat çırparak

Mavi gölünde akşamın.

 

Son çığlığıdır şüphesiz

Şimdi camlarda tutuşan,

Biraz sonra tek bir yıldız,

Ülker veya Kervankıran,

 

Gelip yüzecek yeniden

Tenha Boğaz sularında

Külçelenen, kenetlenen

Işıkların arasında

 

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

DENİZ

 

Sayıkladığım deniz gurbet gecelerinde,

Sevinci, gür hiddeti içimde hiç susmayan,

Bu akşam yine geldin, gülümsedin derinde

Bin elmas parıltısı ve mahrem mırıltıdan.

 

Çok güzel bir uykudan uyanmış gibi mahmur

Ve hâlâ eşiğinde yarım kalmış rüyânın;

Düşündün, hatırladın, bakışların hülya, nur,

Harap kovuklarında yalı rıhtımlarının.

 

Serptin, dağıttın bütün gül ve zambaklarını

Topladığın altın göz yaşlarıyla geceden,

Kurdun yalnızlığının kat kat saraylarını

Karanlık sularında çırpınan her gölgeden.

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

 

DENİZ UFKUNDA

 

Deniz ufkunda batan güneş

Ve keskin çığlığı kuşların;

Rabbim, bu uğultu, bu ateş

Ve bu ümitsiz uçuşların

Doldurduğu akşam havası,

Akşamın mercan dallar gibi

Suda olgunlaşan rüyası…

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

GÜL

 

Ahmet Kutsi Tecer’e

 

Ey bâkir ten cümbüşü her özleyişten sıcak

Bin uykuya yaslanmış sessiz kamaşan şafak;

Her bahçenin üstünde ve her ufuktan başka,

Yıldızların tuttuğu ayna, ezelî aşka,

Bir sır gibi hayattan ve ölümden öteye

İlk arzunun toprağa mal olmuş lezzetiyle…

 

Ardından ağlanacak ne varsa ömrümüzde,

Tekrar doğuşun sırrı gülümseyen bir yüzde,

Uykusuz geceleri içten kemiren hüzün,

Bin azabın çarkında gerilmiş ağaran gün;

Öpüşler, gözyaşları, vaitler ve hicranlar;

O derin sükûtların aydınlattığı anlar

Bir sonsuz uçurumda uyanmış gibi birden

Sazlar sustuktan sonra duyulan nağmelerden;

Doldurur hiç durmadan uzattığı bu tası,

Gül, ey bir âna sığmış ebediyet rüyası!

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

 

 

 

 

 

HER ŞEY YERLİ YERİNDE

 

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi

Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,

Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,

Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi.

 

 

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,

Serpilen aydınlıkta dalların arasından

Büyülenmiş bir ceylân gibi bakıyor zaman

Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak.

 

Biliyorum gölgede senin uyuduğunu

Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin

Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin

Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.

 

Belki rüyâlarındır bu tâze açmış güller,

Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde,

Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde,

Rüyâsı ömrümüzün çünkü eşyaya siner.

 

Her şey yerli yerinde bir dolap uzaklarda

Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,

Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan

Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda.

 

 

Ahmet Hamdi TANPINAR

<< Geri