LEVENT KARATAŞ
BİR VELİAHTIN GÜNLÜĞÜ
I.
Sevgili günlük ve çalışkan halkım
Tarih büyük bir aynadır, bir yazgıdır. Tanrının tek bir nüsha
yazıp
çoğalttığı bir fermandır diyor babam
evet bu mucizeli söz doğru fakat…..
Ey benim bu kutsal topraklar üzerine ayak basan sevgili
halkım
şimdi tahtım yok. Beni feth edilecek ülkelere götüren gümüş
semerli,
altın üzengili atımdan başka.
Ya tarih alırda beni koynuna upuzun çalan zafer borazanlar
sahte
gülücükler, binbir renk ve soylu pis şölenlerle tacımı, asamı
ve tahtımı
armağan ederse bana ki bütün veliahtlar bunu ister.
Fakat düşünün…. Gümüş aynam, altın ipliklerle işlenmiş ipek
mendilim
neye yarar? Kralım ben.
II.
Kraldım ben, unutmadım
upuzun şarkılarla uğurlanırdım
fetihlere
yeryüzü adında bir çiçekti beni saklayan,
sakallarım ve aynam vardı,
çok kaçtı uykularım ve sarayımı yaktım
sonra yeniden kurdum onu kalbimde
ve yeniden yeryüzüne indirince tanrı beni
sarayımı orada o iyi insanların ruhunda
bıraktım
lale bahçeli apartmanların gri yüzünden
kahpe bir Bizans türküsüyle uyanıyordum
şimdi
uykuların yine kaçacak
sarayının olduğunu biliyoruz
sonunda bütün krallar bizansta toplanır.
child, x & map
ÇARIN HARİTALARI
a, rimbaud’a
unuttuğum şeylerin arşivinde ilk kayboluşum…
annemin, piramit düğme, balık pullarıyla süslenmiş
saten bir kumaştan bana çar kıyafeti yapmasıyla
başlar
gelip önümde duran rengarenk faytonlara bindiğim…
ve roma rakamları ezberlediğim günlerdi…
kuyruğunu ördüğüm atımla yel değirmenleri,
arı kovanları
ve haberlerin orada gezinirken bulduğum
haritaların öyküsüdür bu…
şimdi ve ne zaman bu öyküyü hatırlasam…
yüzü pudralı Ruslarla konuşmuşum gibi gelir bana….
Ya da eldivenlerimden utanmam gibi….
İSTANBUL & MAP
İstanbul’lu Kahinin Rüyalarından
I.
Kapalı çarşıda uyumuşum da katibin külliyatlarını karıştırırken sanki
içine düşmüşüm halıların üstünde yaşayamayanların. Bin perde kalkmış
hayal sır ile buluşmuş. İki okka mazi sığmış bahtımın terazisine
ve marangozhanesine girmişim onların…. Kül kül olmuş her taraf iğne
ucu bilmez bir aşka düşmüşüm. Bir Hacivat çıkıp ta sormamış evliya mısın
veli baba… melek pabuçları görmüşüm boyunlarında… ah ne, ah baki değil
dünya uykusu. Heyhat nerede bu kapının sürgüsü… kişi kendini anlatınca
ölür demişler şişşt … meclis güzel ama hanede altı el elime bakar…
uyku kilitli kapısı da yok… dağılmışlar elif elif yunus misali… efendiler
götürmüş iveli olanı.. sipahi geldi geleli dönermiş hep… berberin
tası da yanında sır söz düştükçe meclisten, kafasına kafasına vurur tasını.
II.
Kafes arkasında uyumuşum da divan zehir zembelek … mührü
dağıtmışım meleklere bir istanbulum kalmamış… erenler hamamında
göbek taşından düşmüşüm de dönmüş dönmüş dünya, enderunda
gülüştük lalayla nalbant tezgahımı ki bu dönsün. Saray içre bir
periyi sevmişim Gülhane rüyam günüm…
III.
Üsküdar, üs-kü-dar dersaadetin erkek çocuğu. Kalbimin harabelerinden
dönen atlı tacirlerden biriydim ve gül dedim perime… gül benim
nihavent şarklarda devirdiğim rakıların sebebi…
Küs Çekmece
Tarih ne zaman olacak diye beklerdim
Ve kralla padişah, ne zaman geçecek
Penceremden diye
Uykularım beyaz bir uygarlığın kapısını
Açardı bana
Hep benim içindi bu güzel oyunlar ve masallar
Aşk da vardı eh kocamandı dünya
Denizi hiç görmemiştim o zamanlar
Babam siz göl çocuklarısınız derdi…
Askerler gülümserdi sımsıcak
Sonra kuşlar, rengarenkçe,
Allah’ın olan gökyüzünde uçardı
Sipsiyah gecelerde, düşler kurardık
Sarıkızla.
Uyurdu ben ama hastalık hiç uyumazdı ben’de.
Bir kötü resim gibi kapkaranlıktı balo,
En çok ondan korkardım, dilenci
Boyalı yumurtadan kuklalar oynatırdı annem
Ama en çok Atatürk’ü severdim
Müsameresini oynadık
Yağmur yağmadan kurbağalar çıkardı
Bilirdim bunu ben
Ruslarla konuştum bir gün
Sonra kaçtım babamın motosikletine
Ayranını içmedim. Düşmanımızdı onlar çünkü
Daym bir kız kaçırdı adı eco
Devrimci ve ıslık çalmasını bilen dayılarım
Vardı
Herkes bizden korkardı
Mumlu yaş gününde yürüdü Uğur,
Güçlü, banka soydu, Hakan kurbağayı ameliyat
Etti
Cerrah mısın deyip güldüler ağabeyme
Ben de güldüm ne cerrah hah, hah…
Ve hala bekliyorum
Tarih ne zaman olacak diye
Ve ne zaman geçecek penceremden
Kralla padişah…
GÜZEL UYKU
Hakan Karataş’a
yatağımdaki bu saf sözcükler,
arzulu bir rüyadan döküldüler
sıçrayıp uyandım ki sözcükler;
ağaçlar, kuşlar, böcekler.
- kağıt gemilerimizi hatırladım bugün,
ve umutlarını sıkıntılı günlerin –
evde amaçsız ve memnun
dolanıp dururken öyle
kütüphaneme baktım bir an
donup kalmışım, kaldım öyle.
(yerindeymiş gibiydi her şey)
dalgın giderken, öyle
en güzel uykulara, özgür
pencereleri açtı rüzgar,
bir şeyler olurken, öyle…
Uyku İmparatorluğu
uyku imparatorluğuna geldiğinde, rüyalarını sembolleyen melekler
göreceksin. Karşında – siyah önlüğünü giyinip çıkaran çocukluğun –
geleceğe dil çıkartmakla meşgul. Yalnızca annenin ellerini göreceksin.
Zaman dağılacak karelerle odaya. Kış mı desen, yaz mı?
Kutupların sen de hep yukarıda ve aşağıda olduğunu düşünmüştün;
Gülümseyeceksin. Sonsuzluk ayna olacak yüzüne: bir ayna biterse öbürü…
Çile diyeceksin, huzur hep şapkan olacak aslında. Beyaza bir suluboya
Fırçası düşecek gibi, öyle…
Sırlı haritalar göreceksin, içinde uygarlık ve fetih olan. Gül & geç oradan
Da. Atlıların seni götürdüğü vadilere in. Ve dönsün dünya isterse… nasıl
Çevirmişsen annenin mühürünü. Uyku balon gibidir. – meçhul – hiçbir
Anahtarın yok (uyku kötülüğe izin vermez) sen diye biri yok artık… fırtına
Kalıntısı ya da ilahi bir gezi var. seccaden hep önündedir. Uygarlıklar da. Sen
Hiç liman görmemişte olsan sevgiyle karşıla balıkçıları. Yazgı okur sana
Onlar (deniz, balık ve liman)
Ve harfler büyülüdür. Kitaplar gibi uyurgezer unuttuklarını karıştırırsın.
Hani o meşhur malikaneyi
Uyku imparatorluğuna gelmek istiyorsan sırlarını yalnız kendine anlat.
Sevgiyle…
levent karataş / 1996 -1997 / şiir-lik / berlin