NAZIM HİKMET RAN
CEVİZ AĞACI
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Budak budak,şarham şarham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunuyorum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
NAZIM HİKMET RAN
İSTANBUL’DA
İstanbul’da Tevkifane avlusunda,
güneşli bir kış günü, yağmurdan sonra,
bulutlar, kırmızı kiremitler, duvarlar ve benim yüzüm
yerde, su birikintilerinde kımıldanırken,
ben, nefsimin ne kadar cesur, ne kadar alçak,
ne kadar kuvvetli, ne kadar zayıf şeyi varsa
hepsini taşıyarak:
dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm…
1939 Şubat İstanbul Tevkifanesi
NAZIM HİKMET RAN
AĞA CAMİİ
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce.
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evlâdı var…
Böyle sokaklarda ki çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde o… yükseltiyor sesini.
Burada bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu Caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!
NAZIM HİKMET RAN
İSTANBUL’UN HALİ
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de ittihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namlusu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lambalarda.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve
Ada’da Kulüp’te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç’de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakallı Halife’nin,
bir de Vilhelm’in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair:
‘ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi
bâkir’
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir
sengimize
Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz hâlimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919’dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
(…)
Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malumun olsun çektiğimiz acılar…
NAZIM HİKMET RAN
MEKTUP
Tarif kabul etmez -diyorlar- İstanbul’un sefaleti
Milleti -diyorlar- kırıp geçirdi açlık.
Verem illeti -diyorlar- diz boyu.
Şu kadarcık kız çocuklarını -diyorlar-
Yangın yerlerinde, sinema localarında
………….
………….
Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden:
Namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri
Sahici İstanbul’um.
Sevgilim, senin mekânın olan
Ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
Sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
Ve bir evlât acısı gibi yüreğimde,
Senin gibi gözlerimde taşıdığım
Şehir.
NAZIM KİKMET RAN
KUZGUNCUK
Beykoz’ da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu Madam
ve kızı Raşel…
Aynada bir kartpostal :
bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol…
Denize nazırdı pencereleri…
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
karanlık şilepler geçerdi geceleri
insanı olduğu yerde
eli böğründe bırakarak…
Selim’in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,
uyurken dağıtırdı gülünü…
Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı…
Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir.
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
dünyayı zapta gidecek olan
pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim…
NAZIM HİKMET RAN
TUNA ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR
Gökte bulut yok
Söğütler yağmurlu
Tuna’ya rastladım
Akıyor çamurlu çamurlu
Hey Hikmet’in oğlu, Hikmet’in oğlu
Tuna’nın suyu olaydın
Karaorman’dan geleydin
Karadeniz’e döküleydin
Mavileşeydin mavileşeydin mavileşeydin
Geçeydin Boğaziçi’nden
Başında İstanbul havası
Çarpaydın Kadıköy iskelesine
Çarpaydın çırpınaydın
Vapura binerken Memet’le anası.
NAZIM HİKMET RAN
VAPUR
Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,
Teper ha babam teper
Paralanmaz
Teper taşlı yolları
Bir vapur geçer Varna önünden,
Ay Karadeniz’in gümüş telleri,
Bir vapur geçer Boğaz’a doğru,
Nâzım usulcacık okşar vapuru
Yanar elleri…
NAZIM HİKMET RAN
KUVÂYİ MİLLİYE DESTANI
......
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
......