İSTANBUL
Seni görüyorum yine İstanbul,
Gözlerimle kucaklar gibi, uzaktan.
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.
Geliyor Boğaziçi’nden doğru,
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi.
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.
Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep semt semt, yer yer,
Beş yaşım, on beş yaşım, ah yirmi yaşım!
Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.
Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.
Önümde, açık kollarıyla Boğaz,
Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul’um benim,
Kadıköy’ü, Üsküdar’ı…
Gün olur, Köprü ortasında durur,
Anarım, Adalarda çamların uykusunu.
Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim,
Koklamak isterim tünelin kokusunu.
Bulut geçer üstünden,
Gemi gelir yanaşır
Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar:
‘İçi dolu çamaşır’.
Göğünde tanıdım ayın ondördünü.
Kırlarında bilirim baharı,
Her şey içimde her şey,
İstanbul yadigarı.
Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!
ZİYA OSMAN SABA
GARİP İSTANBUL’UMUN TÜRKÜSÜ
Garip İstanbul’umun türküsü…
Topkapı’lısı, Karagümrük’lüsü, Eyüp’lüsü.
Fakir fukarası, dulu, yetimi,
Gariplerin türküsü…
Oturmuş Yenicami merdivenine,
‘Yeni Hayat’ satan ak saçlı nine
Bir duvar dibinde el açar kimi,
Yalvarışı ninni olur dudağında,
Bir anadır: çocuğu kucağında.
Garip İstanbul’umun türküsü…
Gelseler bir araya beşi onu,
Yaşıyanlar görmeden rahat yüzü,
Hepsinin bükük boynu,
Hepsinin mahzun yüzü.
Garip İstanbul’umun türküsü…
Her sabah o tramvay, otomobil gürültüsü,
Herkesin bir türlü işi,
Araba sürücüsü, sokak süpürücüsü.
Garip İstanbul’umun türküsü…
Türkülerin en hüzünlüsü;
Yeni doğmuşlar, emekliyenler,
Akşam ekmek bekliyenler,
Kulübesinde, izbesinde…
Gün görmemiş insanlar,
Konuşanlar, bir hüzünle sesinde,
Susanlar, susanlar…
Ziya Osman SABA
NİŞANLILIK
Hangi birini anayım,
Buluştuğumuz kumluk, uzak iskele.
Her yerde bir başkalık.
İlk defa gelişimiz elele.
Sonra bir gün, kalabalık Beyoğlu,
Girdiğimiz dükkânlar, güler yüzlü satıcı.
İkimizi yan yana oturtup
Resmimizi çeken fotoğrafçı.
Rüzgâr dinmiş, ağaçlar dinler gibi,
Gün batarken o sakin sonbaharda;
Akşamları dolaşmamız
Kolkola Mühürdar’da.
Bir adam sokak fenerlerini yakar,
İncecik vücudun vücuduma dayanırdı.
Her yolcu halden anlar
Bizi uzaktan tanırdı.
Duyageldiği parmaklarımın, o yüzükler…
Birinde benim adım, öbüründe senin adın.
Altın ışıklarıydı sanki,
Yepyeni, tertemiz bir hayatın.
Ne kadar ümitli, ne iyiydik!
Önümüze düşmüş Bahtiyarlık,
İyi komşularla dolu mahallelerde,
Kiralık bir kat arardık.
Bir an gülümseyen talih, değişen kader,
Ömrümde bir tek sonbahar.
Ömrüm oldukça anacağım,
Bir rüya görür gibi geçtiğimiz sokaklar.
ZİYA OSMAN SABA (1945)
GÜNLERİMİZ OLACAK
Günlerimiz olacak
Daha nice yıllarda.
Hep beraber seninle,
En güzel bir baharda,
Bir uzun yazda.
Günlerimiz kâh Ada’da, kâh Boğaz’da.
Kuytu bir yolda -bütün böğürtlen, koca yemiş-
Dudaklarımız birleşivermiş..
Akşam, Köprüüstü kalabalık,
Başın, omuzumda artık.
Ufukta hilal, gökte yıldızlar.
Günlerimiz olacak,
Mesut, bahtiyar.
ZİYA OSMAN SABA
(1945)